
Bitmeyen Talep
Kliniğimde en sık duyduğum cümlelerden biri şu: "Daha iyi olmalı." Spora gideyim, bedenim daha güzel olsun. Saçımı şu renge boyatayım. Şu kıyafeti alayım, şurada tatil yapayım. Her biri birkaç hafta özneyi taşıyor. Sonra aynı cümle geri gelir: "Yine olmadı."
Baştan söyleyeyim: spora gitmek, saç boyatmak, güzel bir doğum günü hazırlamak semptom değildir. Benim ilgilendiğim şey davranış değil, döngünün kendisi. Hiçbir sonucun "tamam" dedirtmediği, her kazanımın bir sonraki eksikliği doğurduğu o yapı.
Asıl soru şu insan kendine bakarken kimin gözünden bakıyor? Ve o göz neden hiç "yeter" demiyor?
Hiçbirimiz kendimizi kendi gözümüzle tanıyarak başlamayız. Bebek ağlar ve bu ağlamanın kendi başına bir anlamı yoktur. Anne gelip "acıktın mı?" dediğinde ağlama bir çağrıya dönüşür. Anlam sonradan, başkasının yanıtıyla kurulur.
Bu bizi insan yapar. Lakin insanileşmenin bir bedeli vardır kendimizi ilk andan itibaren başkasının cevabında okur ve kurarız. Neyi istediğimizi, neye değer olduğumuzu, nasıl sevilebileceğimizi bize ilk söyleyen başkalarının sesidir.
Lacan bunu persona kelimesi üzerinden çok güzel düşünür. Latincede persona tiyatro maskesidir ve kelime "içinden ses geçen" anlamına bağlanır. Kişiliğimiz bir maske gibidir ve içinden geçen ses her zaman bizim sesimiz değildir. İçimizde "yetmiyor" diyen o ses çoğu zaman bir zamanlar duyduğumuz, sonra sahiplendiğimiz bir sestir.
Bazı kadim yüz boyamalarında yüz, ortadan birleştirilmiş iki profil olarak çizilir. Birlik, iki yarım bir arada tutulduğu sürece vardır. Lacan peki ya maskenin arkasında hiçbir şey yoksa? der.
Bu soru, "gerçek benliğimi bulmalıyım" fikrini yerinden oynatır. Maskenin arkasında saklanmış, tamamlanmış, sahici bir öz beklemiyor bizi. Orada bir eksik var. "Daha iyi" arayışının bitmemesi de bu eksikle ilgili. İnsan eksiği bir imgeyle kapatmaya çalışıyor. Eksik ise imgeyle kapanmıyor. Arzumuzla inşa edilebilecek bir alan orası.
Kendimize iki farklı yerden bakarız.
Birincisi, olmak istediğim imgedir. Aynada gördüğüm, başkalarıyla kıyasladığım, kıskandığım, hayranlık duyduğum bütünlüklü görüntü. İkincisi daha görünmezdir o imgeye nereden baktığımda kendimi sevilebilir bulacağım yer. Bir onay kelimesi, bir bakış, bir "aferin"in hangi durumda söylendiği. Bu yer sağlam kurulmuşsa imge bir noktada "tamam" olabilir. Kurulmamışsa, ya da orada onaylayan biri hiç durmamışsa, imge sonsuza kadar düzeltilir.
Saç, beden, kıyafet, tatil. Bunların her biri, bakılacak yer eksik kaldığı için imgeye yüklenen fazladan yük. Bakış bir imge istemez.
Burada en önemli noktaya geliyoruz. "Daha iyi" döngüsündeki insan, bakışın bir imge istediğini düşünür. Daha güzel bir yüz, daha fit bir beden, daha kusursuz bir sofra. Lakin bakış imgenin olduğu yerde durmaz. Başka bir yerden bakar ya da hiç bakmaz.
Lacan'ın aşk için kurduğu bir cümle bunu çok iyi anlatır: "Bana asla seni gördüğüm yerden bakmıyorsun." İmge ne kadar mükemmelleşirse mükemmelleşsin, bakış "tamam" demez. Mesaj yanlış adrese gider. Her yeni görünüm, o bakışı yatıştırmak için sunulan bir tablo gibidir. Bakış yatışmadıkça bir sonraki tablo gerekir.
İçimizdeki eleştirel sesin bir özelliği var: verilen emekle yatışmaz. Freud'un fark ettiği bu paradoks klinikte her gün karşımıza çıkıyor. İnsan ne kadar çok şey yaparsa o ses o kadar sertleşiyor. Burada bir ayrım önemli. Sağlıklı bir ideal ölçü verir: bu kadarı sevilmeye yeter. O acımasız ses ise ölçü vermez, ölçüsüzlüğün kendisidir. Tek bildiği kelime "daha".
Yaşadığımız çağ bu sese sürekli yakıt taşıyor. Her yeni ürün, her yeni program, her yeni paket aynı şeyi fısıldıyor: "Bununla tamam olacaksın." Olmuyor. Çünkü eksik bir ürünle dolmuyor.
Hepimizin çocukken sorduğu, çoğu zaman sesli sormadığı bir soru var: "Benden ne istiyorsun?"
“Daha iyi" döngüsündeki insan bu soruya bir cevap vermiştir: "Mükemmel olmamı istiyorsun." Sonra bu cevabı hayatı boyunca yerine getirmeye çalışır.
Lakin karşımızdaki kişinin arzusu bir sipariş listesi değildir. İnsan eksiktir, anne de baba da eksiktir. O eksik bizim mükemmelliğimizle kapanmaz. Bu yüzden her mükemmelleştirme çabası başarısız olmak zorundadır. Başarısızlık kişinin yetersizliğinden gelmez. Yapının kendisinden gelir.
Aynı "daha iyi" cümlesi farklı insanlarda bambaşka işler görür.
"Daha iyi" döngüsünden çıkış daha fazla onayla gelmez. Biri "zaten çok iyisin" dediğinde bir süre rahatlatır sizi, sonra işlemez hale gelir. Çünkü aynı yanlış adrese gönderilmiş bir cevap.
Benim klinikte açtığım iki soru var. Bu bakış kimin? Ve belki daha önemlisi: bu bakış ne istiyor? O mükemmellik bir gün gerçekleşse ne olacak? Bu soruya verilen cevap bazen bir boşluk. Ya da "o zaman beni sevecek" cümlesi. İşte o "sevecek" kelimesinin kime ait olduğu, hangi sahnede ilk kez duyulduğu, orada konuşmaya başlayabilir. Ve belki başka türlüsü mümkün hale gelir.
Analizde amaç kişinin nihai onayı bulması değil. O "tamam" noktası kimse için kalıcı değil. Amaç, onayın bulunamayacağı gerçeğiyle karşılaşmak. Maskenin arkasında saklı bir öz olmadığını, karşımızdakinin de eksik olduğunu görmek. Bu karşılaşmada imge tahtından iniyor ve arzu kendi yolunu bulabiliyor. Hatta arzu belki ilk kez konuşulabilir oluyor.
"Daha iyi" döngüsü "yeterince iyi" ile kırılmıyor. Bakışın hiçbir imgeyle doymayacağını kabul ettiğimizde kırılıyor.




Yorumlar