Geçmiş Geçmiş midir?
Psikanalize yöneltilen itirazlardan biri şudur: "Geçmişi kurcalamak neden? Dertsiz başa dert açmak değil mi bu?" Bu itiraz analizi, kişinin hayatına sonradan bir yara açan, unutulmuş olanı deşen, hatta travma üreten bir süreç olarak hayal eder.
Bu yazıda tersini savunacağım. Analiz dertsiz bir başa başlamaz. Analiz geçmişe yeni bir yara yazmaz. Zaten yazılmış, lakin donup kalmış bir yazıyı çözer. Bunu anlamak için Freud'dan Lacan'a uzanan bir hattı izlemek gerekiyor.
Freud bir doğa bilimcisi olarak yetişti. Ruhsal aygıtı uzun süre enerji, yatırım, boşalım, basınç gibi 19. yüzyıl fiziğinin terimleriyle düşündü. 1914'te "Narsisizm Üzerine"de açık bir itirafta bulunur: Ben dürtüleri ile cinsel dürtüler ayrımına dayanan libido kuramı, psikolojik bir temelden çok, baş desteğini biyolojiden alır. Freud, psikolojideki geçici düşüncelerimizin bir gün organik bir alt yapıya dayandırılacağını umar.
Lakin aynı metinde Freud bu kavramların statüsünü de açıkça belirler. Bu tür kuramsal fikirler bilimin temeli değildir. Yapının en üst katıdır ve yapıya zarar vermeden değiştirilebilir, bırakılabilir. Temel yalnızca gözlemdir. Daha önce Rüyaların Yorumu'nda (1900) ruhsal aygıtı bir optik alet benzetmesiyle anlatırken de aynı uyarıyı yapar, iskeleyi (Gerüst) binayla karıştırmamalıyız. 1925'teki otobiyografik metninde metapsikolojiye "spekülatif üst yapı" (spekulativer Überbau) der. 1933'te de dürtüler kuramının, deyim yerindeyse, bizim mitolojimiz olduğunu söyler.
Yani Freud biyolojik temel umudunu hiç bırakmaz, lakin kuramsal modelini bilerek geçici bir iskele olarak kurar. Asıl ilginç olan Freud'un klinik pratiği bu iskelenin dilini neredeyse hiç konuşmaz. Klinikte Freud enerji ölçmez. Sese, heceye, harfe, söyleme bakar.
Histeri Üzerine Çalışmalar'da (1895) hastanın ağrılarının seans sırasında "konuşmaya katıldığını" gözlemler. Rüyaların Yorumu'nda rüyanın bir resim olarak değil, bir resim yazısı olarak okunması gerektiğini söyler. Rüya bir resimli bilmecedir (Bilderrätsel), her öğesi hece ve harf olarak çözülmelidir. Freud 1913'te bu benzetmeyi bir adım ileri taşır ve rüya yorumunu Mısır hiyerogliflerinin çözülmesine benzetir.
Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi'nde (1901) ressam Signorelli'nin adını unutur ve yerine Botticelli ile Boltraffio gelir. Freud bu unutmayı hecelere bölerek çözer: Signor (bay) kelimesi Almancadaki Herr ile Hersek'e, Bo hecesi Bosna'ya, -trafio hecesi ise bir hastasının intihar haberini aldığı Trafoi kasabasına bağlanır. Unutulan ad, ölüm ve cinsellikle ilgili bastırılmış bir düşüncenin ses parçalarına dağılmıştır. Kurt Adam vakasında (1918) hasta, kanatları koparılmış bir yaban arısını (Wespe) anlatırken kelimeyi Espe diye söyler. Freud'un dikkatini çeken şey bu küçük hatadır: Espe, Almancada S ve P harflerinin okunuşudur, yani hastanın adının baş harfleri. Kanatları koparılmış arı, hastanın kendisidir.
Freud'un klinik pratiği baştan beri bir dil pratiğidir. Kuramı ise uzun süre bir enerji dili konuşur. Lacan'ın "Freud'a dönüş"ü, bu iki dil arasındaki boşluğu kapatma girişimidir.
Lacan Freud'un cinsellik ve çatışma konusundaki ısrarını korur. Aynı yıllarda Jung libidoyu cinsellikten arındırıp genel bir psişik enerjiye dönüştürdüğünde Freud buna sert biçimde karşı çıkmıştı. Sebebi basittir: cinselliğin özgüllüğü psikanalizin asıl keşfidir. Tek ve uyumlu bir enerji varsa çatışma yoktur. Çatışma yoksa bastırma yoktur. Bastırma yoksa bilinçdışı yoktur. Lacan bu keşfi korur, lakin onu Freud'un iskelesinin değil, Freud'un klinik pratiğinin diliyle yeniden kurar. Bilinçdışı derinlerde saklı bir depo değildir. Bir dil gibi yapılanmıştır ve yüzeydedir: dil sürçmesinde, rüyanın metninde, semptomun harfinde, konuşmada, yazıda kendini açar.
Semptom bir metindir.
Freud'un Sıçan Adam vakası (1909) bunun en iyi örneğidir. Genç bir hukukçu, çocukluğundan beri obsesyonlarla yaşamaktadır. Askeri bir tatbikatta bir yüzbaşıdan sıçanlarla yapılan korkunç bir işkenceyi dinler. Anlatıyı dinlediği anda zihninden bu işkencenin sevdiği kadına ve dokuz yıl önce ölmüş babasına yapıldığı düşüncesi geçer. Kısa süre sonra imkânsız bir borç ödeme zorlantısı başlar. Sıçan anlatısı, eskiden beri süren tabloyu keskin bir krize dönüştürmüştür.
Freud sıçanın "anlamını" bir sembol sözlüğünde aramaz. Önceden belirlenmiş bir anlamı “sıçan şu demek gibi” hastasına dayatmaz.
Sıçan kelimesinin hastanın hikayesini anlatımında, dilinde nerelere değdiğini izler. Almancada Ratten sıçanlar, Raten taksitlerdir. Hasta Freud'a seans ücretini öderken aklından "bu kadar florin, bu kadar sıçan" cümlesi geçer. Spielratte kumarbaz demektir: babası askerken kumarda alayın parasını kaybetmiş, bir arkadaşından borç almış ve bu borcu hiç ödeyememiştir. heiraten evlenmektir: babası sevdiği yoksul kızı bırakıp zengin bir kadınla evlenmiştir. Oğlun hastalığı da benzer bir seçimle karşılaştığında alevlenir.
Bu halkaları birbirine bağlayan şey anlam benzerliği değil, ses benzerliğidir. Bilinçdışı bir sözlük gibi değil, bir hiyeroglif ya da resimli bilmece gibi işler. Lacan 1953'te "Nevrotiğin Bireysel Miti" konferansında bu vakayı yeniden okurken bir adım daha atar: oğlun semptomu, babanın simgesel düzende kapatamadığı bir borcun tekrarıdır. Ses benzerlikleri yüzeydeki izlerdir. Altlarında bir ailenin ödenmemiş hesabı yatar.
Yani semptom, analiz başlamadan önce zaten yazılmış bir metindir. Bedende, zorlantıda, tekrarda yazılmış bir metin.
"Geçmişi yeniden yazmak" analizin hafızaya yaptığı bir müdahale değildir. Hafızanın kendisi böyle işler.
Freud 6 Aralık 1896'da Fliess'e yazdığı mektupta (52. Mektup) çok radikal bir şey söyler. Hafıza izleri bir kez kaydedilip olduğu gibi saklanmaz. Hayatın farklı dönemlerinde yeniden düzenlenir, yeniden yazıya geçirilir. Freud'un terimleriyle yeniden düzenleme (Umordnung) ve yeniden yazım (Umschrift). Psişe sürekli bir çeviri faaliyetidir. Ve Freud'a göre bastırma dediğimiz şey, bu çevirinin başarısız olmasıdır: bir sonraki dile aktarılamayan, eski yazısında kalmış bir parça.
Travmanın kendisi de böyle kurulur. Freud'un 1895'te yazdığı, lakin hayattayken yayımlamadığı Proje'deki Emma ona yirmi yedi yaşındayken başvurmuş genç bir kadındır. Emma dükkânlara yalnız giremez.
Hatırladığı sahne on iki yaşında bir dükkânda iki tezgâhtarın ona gülmesidir. Lakin analiz daha eski bir sahneye ulaşır: sekiz yaşında bir bakkalın ona cinsel olarak dokunması. O sahne kendi zamanında travmatik değildir, çünkü çocuk onu anlamlandıracak bilgiye sahip değildir. Ergenlikten sonra, ikinci sahneyle birlikte anlam kazanır ve ancak o zaman travmaya dönüşür.
Freud bu mantığı nachträglich, yani "sonradan" kelimesiyle anlatır. Sonraki okurlar bu kelimeden Nachträglichkeit kavramını sistemleştirir: bir olayın anlamının ve etkisinin, ancak sonraki bir yaşantıyla geriye dönük olarak kurulması. Lacan kavramı Fransızcaya après-coup olarak taşır.
Burada dikkat edilmesi gereken şu: ilk sahneyi travmaya dönüştüren analiz değildir. Yaşamın kendisidir. Analiz bu geriye dönük yazımı yaratmaz. Zaten olmuş ve bir semptoma kilitlenmiş olan yazımı görünür kılar.
Lacan bu mantığı 1953'te "Psikanalizde Söz ve Dilin İşlevi ve Alanı" metninde bir dilbilgisi zamanıyla formülleştirir: futur antérieur. Türkçedeki karşılığı "-mış olacak" yapısıdır. Lacan'a göre tarihimde gerçekleşen şey, olmakta olduğum şey için olmuş olacağım şeydir.
Bunu anlamak için üç geçmiş zamanı ayırmak yararlı:
"Oldu." Kapanmış, bitmiş, artık var olmayan geçmiş. Bir vaka özgeçmişi böyle yazılır: "Babası altı yaşındayken evi terk etti."
"Olmuşum." Geçmişte olmuş ve bugünümü belirlemiş olan: "Babam gittiği için güvensiz biri olmuşum." Burada kişi geçmişinin bir ürünüdür.
"Olmuş olacak." Babanın gidişi ne olmuş olacak? Bu sorunun cevabı henüz yazılmamıştır. Öznenin olmakta olduğu şey içinde belirlenecektir.
Bir cümlenin anlamı cümle bitmeden kesinleşmez. Özne de kendi tarihinin henüz bitmemiş bir cümlesidir.
Lacan aynı metinde bir şey daha söyler: psikanalitik anamnezde söz konusu olan gerçeklik değil hakikattir. Analiz geçmişte "gerçekten ne olduğunu" bulmaya çalışan bir soruşturma değildir. Soru "ne oldu?" değil, "bu, özne için ne olmuş olacak?"tır. Analiz geçmişteki rastlantıları yeniden düzenler ve onlara gelecekteki zorunlulukların anlamını verir. Öznenin seçmediği, başına gelen olaylar ya bir kader ya da bir haksızlık olarak yaşanır. Her iki durumda da özne kendi tarihinin nesnesidir. Analizde ise özne bu tarihi üstlenir.
Başka bir deyişle: Baş zaten dertlidir.
Analize kimse dertsiz bir başla gelmez. İnsanlar bir semptomla, bir tekrarla, anlamadıkları bir ıstırapla gelir. Freud ve Breuer 1893'te histerik hastanın büyük ölçüde anılardan ıstırap çektiğini yazmıştı. Istırap, geçmişin zaten konuştuğunun kanıtıdır. Geçmiş sessiz ve huzurlu bir biçimde durmaz. Semptomun içinden, bedenden, tekrardan konuşur. Lakin öznenin bilgisi dışında, öznenin yerine.
Dolayısıyla analizin önündeki seçenek "geçmişi kurcalamak mı, rahat bırakmak mı" değildir. Seçenek şudur: geçmiş öznenin arkasından semptom aracılığıyla ısrarla konuşmaya devam mı edecek, yoksa özne kendi ağzından konuşabilecek mi?
Dahası, nevrotik kişi zaten kendi tarihini yazmıştır. "Annem beni hiç sevmedi." "Ben her zaman fazlalıktım." Bu cümleler katıdır, dokunulmazdır, bir aile efsanesi gibi taşınır. Nevrotik geçmişini yeniden yazmaz. Tersine, bir kez yazdığı versiyonu defalarca tekrar eder. Aynı ihanete uğrar, aynı türden insanları seçer, aynı biçimde kaybeder ve bunu kader olarak yaşar. Freud Haz İlkesinin Ötesinde'de (1920) buna kader zorlantısı (Schicksalszwang) der.
Analiz bu donmuş yazıyı çözer. Kaderi tarihe dönüştürür. Kader "başıma gelen"dir. Tarih ise "üstlendiğim"dir.
Peki analiz acı vermez mi?
Verebilir elbette. Freud 1914'te "Hatırlamak, Tekrarlamak ve İşlemek"te tedavi sürecinde hastalığın bir süre kötüleşebileceğini yazar, çünkü kişi artık hastalığını küçümseyemez, onunla yüzleşmek zorunda kalır.
Lakin iki tür acıyı ayırmak gerekir. Semptomun acısı tekrar eder: aynı yerde, aynı biçimde, hiçbir yere gitmeden. Konuşmanın acısı ise hareket eder: bir yerden bir yere geçer ve bir şeyi değiştirir. Freud'un Histeri Üzerine Çalışmalar'ın (1895) sonundaki cümlesi bu farkı çok iyi anlatır: yapabileceğimiz şey histerik sefaleti sıradan mutsuzluğa dönüştürmektir. Analiz acıyı sıfırlamaz. Onu semptomun kapalı dairesinden çıkarıp hayatın konuşulabilir, taşınabilir acısına dönüştürür.
Bir ayrımı da açıkça yapmak gerekiyor. Psikanaliz bir travma arama pratiği değildir. Freud 1897'de Fliess'e yazdığı bir mektupta, bilinçdışında gerçeklik işaretleri bulunmadığını, gerçek bir olay ile duygu yüklü bir kurgunun orada ayırt edilemeyeceğini fark eder. Bu yol onu daha sonra psişik gerçeklik (psychische Realität) diye adlandıracağı kavrama götürür. Bu, gerçek istismarın varlığını inkâr etmek değildir. Çocuklara yönelik istismar gerçektir ve ağır sonuçları vardır. Söylenen şey, analistin bir olayı arayan, bulamazsa telkin eden bir dedektif olmadığıdır.
Analist bir travma aramaz, hastaya ne yaşadığını söylemez, anlam dayatmaz. Konuşan analizandır, yani analizde konuşan ve analizi yürüten kişi. Tarihini yeniden yazan da analizandır.
"Özne dile girdiği anda bölünür" cümlesi psikanalizin en temel tezlerinden biridir, lakin ilk duyuşta soyut gelir. Anlamak için Lacan'ın iki kavramına bakmak gerekiyor: imgesel ve simgesel.
Lacan 1936'da bir kongrede sunduğu, 1949'da yeniden yazdığı bir metinde ayna evresini (stade du miroir) anlatır. Altı ile on sekiz ay arasında bir bebek düşünelim. Bedenine henüz hâkim değildir. Kendi deneyiminde dağınıktır. Lacan buna parçalanmış beden (corps morcelé) der. Bu bebek aynada kendi görüntüsünü gördüğünde bir sevinç yaşar. Aynada gördüğü şey bütündür: sınırları belli, bir arada duran bir beden. Bebek bu imgeyle özdeşleşir. "Bu benim."
Lacan'a göre Ben (moi) bu özdeşleşmeyle doğar. Bebeğin kendini tanıdığı bütünlük, onun yaşadığı bir şey değildir. Dışarıdan, bir imgeden gelir. Ben daha baştan kendi dışında, bir görüntüde kurulur. Bu yüzden Lacan Ben'i bir yanlış tanıma (méconnaissance) üzerine kurulu olarak düşünür. Ben'in bütünlüğü bir yanılsamadır. Lakin gerekli bir yanılsamadır, çünkü onsuz beden bir arada tutulamaz.
İmgesel düzlem budur: imgelerin, bütünlüğün, benzerliğin, özdeşleşmenin düzlemi. Kıyaslamanın, hayranlığın, kıskançlığın düzlemi. "Ben de onun gibi olmalıyım" ya da "o benim yerimi aldı" cümleleri bu düzlemden gelir.
Lakin sahnede yalnızca bebek ve ayna yoktur. Bebeği kucağında tutan biri vardır. Bebek aynadaki görüntüsüne baktıktan sonra başını çevirip kendisini tutan yetişkine bakar, onay ister gibi. Yetişkin de çoğu zaman bir şey söyler: "Bak, bu sensin." Aynadaki imgeyi bebeğin kendisi olarak onaylayan şey bir bakış ve bir sözdür. İmgenin kendisi yetmez. İmge ancak bir başkasının sözüyle yerine oturur.
Simgesel düzlem budur: dilin, adların, yasanın, ailenin, o ailede kişiye verilen yerin ve kültürün düzlemi. Lacan bu düzlemi büyük Öteki (grand Autre) olarak adlandırır. Çocuk doğmadan önce simgesel onu bekler. Bir ad seçilmiştir, ailede bir yeri vardır, hakkında konuşulmuştur: "Babasına çekecek", "bu çocuk bizim umudumuz". Çocuk konuşmaya başlamadan önce hakkında konuşulan biridir.
Bölünme tam burada başlar. Çocuk bir şey istediğinde, bu isteği kendisinin icat etmediği kelimelerle, Öteki'nin diliyle söylemek zorundadır. Kelimeler istediğini hiçbir zaman tam olarak karşılamaz. "Su" diyen çocuğa verilen su, çoğu zaman istenen şeyin yalnızca bir kısmıdır. O kelimeye belki bir ilgi, bir yakınlık, bir varlık isteği de sığmaya çalışmıştır. Söylenen ile söylenmek istenen arasında daima bir artık kalır. İnsan konuştuğu için istediğini hiçbir zaman eksiksiz söyleyemez. Bu artık, arzunun kaynağıdır. Ben analiz sürecini öznenin kendi dilinin icadı olarak görüyorum.
Bölünmenin bir yüzü daha var: konuşan kişi ile konuşmasında "ben" diye görünen kişi aynı değildir. Lacan bunu söylenen (énoncé) ile söyleme edimi (énonciation) arasındaki ayrımla anlatır. Gözleri dolmuş biri "kimseye ihtiyacım yok" dediğinde, cümlenin içindeki "ben" kimseye ihtiyacı olmayan biridir. Lakin cümleyi söyleyen, o anda bu sözü birine söyleme ihtiyacı duyan biridir. Söylenen bir şey söyler, söyleme edimi başka bir şey.
Bu bölünme bazen cümlenin kendisini de deler. Freud Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi'nde bir örnek verir. Avusturya meclis başkanı oturumu açarken "oturumu kapalı ilan ediyorum" der. Oturumu açmak isteyen bilinçli bir "ben" vardır. Lakin ağzından başka bir şey çıkar: oturumun hiç açılmamasını isteyen bir şey. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: sürçme herhangi bir kelimeyle olmaz. "Açık" ile "kapalı" dilde birbirine bağlı bir karşıtlık çiftidir. Bastırılmış istek, dilin kendi yapısının sunduğu bu yoldan geçerek konuşur. Bilinçdışı dilin dışında bir yerden gelmez. Dilin içinden konuşur.
"Özne dile girdiği anda bölünür" cümlesinin anlamı budur. Dile giren insan bir yandan kendine bir imge, bir Ben kurar ve kendini o imge kadar bütün sanır. Öte yandan konuştuğu her cümlede, kendisinin tam olarak bilmediği ve kontrol etmediği bir şey de konuşur. İnsan hiçbir zaman kendi sözünün tek sahibi değildir.
"Dertsiz başa dert açmak" deyişi de belirli bir imgeye yaslanır: dokunulmamış, bütün, yarasız bir geçmiş. Konuşmanın yaraladığı, sessizliğin koruduğu bir özne. Türkçe bu imgenin ifadeleriyle doludur: eski defterleri açmamak, yarayı deşmemek, üstüne ölü toprağı serpmek, kolun kırılması yen içinde kalması…
Bu imgenin nereden geldiğini artık görebiliriz. Dertsiz baş, aynadaki bütün bedenin imgesidir. Bir yanılsamadır, lakin ona bağlı olan için değerli bir yanılsamadır. Psikanalizin söylediği şey ise şudur: özne hiçbir zaman o imge kadar bütün olmamıştır. Dile girdiği anda bölünmüştür ve bu bölünme analizden önce oradadır. Yara analizin ürünü değildir. Dilin kendisiyle gelir. Yarayı analize yüklemek, yaranın yapısal olduğu hakikatinden kaçmanın bir yoludur.
Dert zaten oradadır. Analizin yaptığı, derdi öznenin arkasından değil, öznenin ağzından konuşur hâle getirmektir.
Kaynaklar
• Freud, S. ve Breuer, J. (1893). "Histerik Olayların Psişik Mekanizması Üzerine: Ön Bildiri."
• Freud, S. ve Breuer, J. (1895). Histeri Üzerine Çalışmalar.
• Freud, S. (1895). Bilimsel Bir Psikoloji Projesi (yayımlanışı 1950).
• Freud, S. Fliess'e mektuplar: 6 Aralık 1896 (52. Mektup) ve 21 Eylül 1897.
• Freud, S. (1900). Rüyaların Yorumu.
• Freud, S. (1901). Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi.
• Freud, S. (1909). "Bir Obsesyonel Nevroz Vakası Üzerine Notlar" (Sıçan Adam).
• Freud, S. (1913). "Psikanalizin Bilimsel İlgi Alanlarına Yönelik İddiaları."
• Freud, S. (1914). "Narsisizm Üzerine: Bir Giriş."
• Freud, S. (1914). "Hatırlamak, Tekrarlamak ve İşlemek."
• Freud, S. (1918). "Bir Çocukluk Nevrozunun Öyküsünden" (Kurt Adam).
• Freud, S. (1920). Haz İlkesinin Ötesinde.
• Freud, S. (1925). "Kendi Hakkında" (Otobiyografik Çalışma).
• Freud, S. (1933). Psikanalize Yeni Giriş Konferansları, 32. Konferans.
• Lacan, J. (1949). "Je İşlevinin Kurucusu Olarak Ayna Evresi." Écrits (1966) içinde.
• Lacan, J. (1953). "Psikanalizde Söz ve Dilin İşlevi ve Alanı." Écrits (1966) içinde.
• Lacan, J. (1953). "Nevrotiğin Bireysel Miti."
• Lacan, J. (1960). "Daniel Lagache'ın Raporu Üzerine Açıklama." Écrits (1966) içinde.




Yorumlar