top of page

Çift Terapisi (?)

16 Eyl
7 dakikada okunur

Bugün çift terapisi isteyen bir kadın aradı. Reddettim. Telefonda, birkaç dakika içinde bu kararımın arkasındaki düşünceyi anlatmak kolay değil ve bu tür aramalar sık oluyor, bu yüzden bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Buraya, telefonda söyleyemediğim şeyleri yazıyorum.

Bir dönem çift terapisi alanında uzmanlaştım, eğitimini aldım. Ama pratikte çok geçmeden fark ettiğim bir şey oldu: karşıma gelen çiftlerin büyük kısmında, daha ilk seansta, önce ayrı ayrı kendi bireysel süreçlerini tamamlamaları gerektiğini görüyordum. Pek çok çiftte bunu ilk seansta söyledim — birini kendi danışanım olarak aldım, diğerini başka bir meslektaşıma yönlendirdim. Bu yüzden "çok fazla çift terapisi yaptım" diyemem. Ama bu az sayıdaki deneyim de, öncesinde aldığım eğitim de bende net bir kanaat oluşturdu bugün çift terapisi yapmadığımı söylediğimde bunu dışarıdan, denemeden konuşmuyorum. Hemen belirteyim: çift terapisinin var olmadığını, uygulanmadığını iddia etmiyorum bir sektör olarak var, yapılıyor ve yapılmaya devam edecek. Anlatacağım şey bir gerçeklik tespiti değil, benim kendi klinik deneyimimden çıkardığım bir kanaat: kendi bireysel sürecini, kendi fantazmını kat etmemiş iki öznenin aralarında kurdukları ilişki üzerinde "çalışmanın" bence mümkün olmadığı. Bence orada çalışılacak bir "ilişki" yoktur, çünkü ilişki dediğimiz şey zaten her iki öznenin kendi fantazmatik yapılarının bir semptomudur sonucudur, nedeni değil.


Çift terapisi ekollerinin çoğu, itiraf etsin etmesin, bir normatif model üzerine kuruludur: "sağlıklı ilişki" nasıl olmalıdır, roller nasıl paylaşılmalıdır, iletişim nasıl "doğru" kurulmalıdır. Bu, kaçınılmaz olarak bir efendi-köle dinamiğine dönüşür terapist bilen, çift ise ona tabi olan, ona doğru "yapmayı öğrenen" taraf hâline gelir. Bu dayatma biçimi bana hep tuhaf geldi, çünkü psikanalizin — Freud'dan Lacan'a — bize öğrettiği tam tersiydi: analist bilen konumunda görünür ama orada durmaz, tutmaz o konumu; asıl iş, analizanın kendi hakikatini kendi söylemi üzerinden üretmesidir. Çift terapisi ise çoğu zaman tam da bu konumda saplanıp kalır — terapist "ilişkinin doğrusunu" bilen, çift de bunu "öğrenen" kişiler olarak kurgulanır. Bu, psikanalitik etiğin tam karşısındadır.


Beni arayan kadınların, erkeklerin önemli bir kısmında ortak bir tutum görüyorum: kendi payını görmeyen, meselenin büyük ölçüde karşı tarafta olduğunu düşünen ve "onu bir uzmana götürürsem, o da bana hak verir, eşim de artık beni duyar" beklentisiyle gelen bir tutum. Kültürümüzde bu çok yaygın çift terapisi bazen bir otorite figürünün sözünü ödünç alma girişimine dönüşüyor: "ben söyleyince duymuyor, belki bir uzman söyleyince duyar." Bu tutumun kendisi bile söylediğim şeyi doğruluyor bence: kişi zaten kendi payını göremiyorsa, orada ilk çalışılması gereken şey ilişki değil, o göremeyişin kendisidir. Üçüncü bir kişiyi çağırıp onun ağzından karşı tarafa kendi söylemek istediğini söyletmek bir çözüm değil, kişinin kendi bilinçdışı çatışmasını dışsallaştırmasının, kendi sorumluluğunu bir otorite figürüne devretmesinin bir biçimidir. Ben bu çağrıya ortak olmayı reddediyorum.


Bununla iç içe geçen, daha da örtük bir tutum var: kişinin kendi duygusuna kendi diliyle ses verememesi, bunu terapistin yapmasını beklemesi. "Ona benim ne hissettiğimi siz anlatın," "siz söyleyin, ben söyleyemiyorum" biçiminde ortaya çıkan bu talep, ilk bakışta masum bir yardım isteği gibi görünür. Lakin altında çok daha ciddi bir şey var: kişinin kendi yetişkin sorumluluğunu, hatta kendi arzusunun sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmesi. Lacan'ın psikanalitik etiğin özeti sayılabilecek formülü tam da buraya işaret eder: "kişinin kendi arzusundan taviz vermemesi".Kişi kendi arzusunu kendi adına söyleyemiyor, kendi hissettiğini kendi sözüyle taşıyamıyorsa, orada zaten arzudan bir taviz verilmiş, sorumluluk başka bir özneye — eşe, terapiste, "uzmana" — devredilmiş demektir. Bu, çoğu zaman kişide zaten var olan bir yapıdır: konuşamama, adlandıramama, kendi hakikatini kendi sözüyle taşıyamama hâli. Ve tam da bu yapı, üzerinde çalışılması gereken şeyin kendisidir — bir terapistin çiftin arasına girip "sizin adınıza" konuşması değil.


Lacan'ın belki de en yanlış anlaşılan, en fazla indirgenen formülü: il n'y a pas de rapport sexuel ("cinsel ilişki yoktur"). Burada "rapport" kelimesi Türkçedeki gibi sadece "ilişki" değil, matematiksel bir "oran", bir "bağıntı", iki terim arasında yazılabilecek sabit bir formül anlamına gelir. Lacan'ın söylediği şey, insanların cinsel ilişki yaşamadığı değil tam tersine, cinsel ilişkinin yazılabilir, simgeleştirilebilir, formülleştirilebilir bir bağıntı olmadığıdır. Erkek ile kadın arasında, tıpkı bir denklemin iki tarafı gibi birbirini tamamlayan, birbirine kusursuzca eklemlenen bir yapı yoktur. Her özne, öteki cinsiyete kendi fantazmı üzerinden, kendi nesne a'sı üzerinden yaklaşır; karşılaştığı şey karşısındaki özne değil, kendi fantazmatik sahnesinin bir figürüdür.

Bunun çift terapisine yansıması dolaysızdır: eğer iki özne arasında yazılabilir bir ilişki yoksa, terapistin yapacağı şey de o yazılamayan şeyi yazılabilir kılmaya çalışmak, formülleştirilemeyeni formülleştirmeye çalışmak olur ; imkânsız bir iş. Çift terapisi, tam da Lacan'ın "yoktur" dediği o bağıntıyı varmış gibi ele alan, onu düzeltilebilir, iyileştirilebilir bir teknik nesne hâline getiren bir pratiktir. Oysa orada düzeltilecek bir "bağıntı" değil, her iki öznenin kendi arzu ve jouissance (haz-ötesi doyum, sadece hazla sınırlı olmayan, acıyı da içerebilen bir doyum biçimi) yapılanmasının çakıştığı ya da çakışmadığı bir sahne vardır.


Freud, Narsisizm Üzerine (1914) metninde nesne seçimini iki eksene ayırır: dayanaksal (anaklitik) seçim yani bakım veren figürün izinden giden seçim ve narsisistik seçim, kişinin kendi ideal benliğinin ya da geçmiş benliğinin bir yansımasını arayan seçim. Her iki durumda da, kiminle birlikte olduğumuz sorusu, bilinçli bir tercihten çok, bilinçdışı bir yapının dışavurumudur. Eş seçimi zaten kendi başına bir semptomdur. Kişinin kendi tarihinin, kendi kayıplarının, kendi Ödipal konumlanışının bir tekrarıdır. Bunu Freud'un tekrar zorlanımı (Wiederholungszwang ; kişinin bilinçdışı bir sahneyi, çoğu zaman acı verici olanı, fark etmeden defalarca yeniden kurma eğilimi) kavramıyla birlikte düşündüğümüzde, bir çiftin yaşadığı "sorun" dediğimiz şey de aslında iki bilinçdışı senaryonun karşılıklı olarak birbirini tetiklemesinden başka bir şey değildir.

Peki bu sahneye üçüncü bir kişi (terapist) girip "iletişim tekniği" öğreterek ne değişir? Hiçbir şey çünkü değişmesi gereken şey teknik değil, öznenin kendi fantazmıyla, kendi tekrarıyla kurduğu ilişkidir. Bu da ancak bireysel analitik süreçte, transferans (aktarım) ilişkisi içinde, öznenin kendisi tarafından işlenebilir.


Lacan'ın traversée du fantasme (fantazmın kat edilmesi/aşılması) kavramı burada merkezi bir yer tutar. Bir analiz sürecinin sonunda özne, kendi fantazmının mutlak bir hakikat, değişmez bir gerçeklik olmadığını, kendi arzusunun nesnesini nasıl kurduğunu, kendi jouissance biçimini görür ve bu yapıyla arasına bir mesafe koyabilir. Bu kat etme gerçekleşmeden, kişi ilişkilerinde hep aynı sahneyi farklı figürlerle kurmaya devam eder. Çift terapisi bu noktada tuhaf bir tersine çevirme yapar: fantazmı kat etmemiş iki özneyi, sanki fantazm dışı bir uzlaşma zeminine taşıyabilirmiş gibi bir araya getirir. Ama orada uzlaşılacak bir zemin yoktur, çünkü her iki taraf da kendi fantazmatik sahnesinden konuşmaktadır ve o sahnenin öteki tarafında duran kişi, karşısındakinin kendisi değil, kendi bilinçdışının bir figürasyonudur.


Çifte "bu ilişkiyi oldurmalıyım" dedirten şey de kendi başına bilinçdışı bir yapıdır ve bu talebin kaynağı çoğu zaman ilişkinin kendisi değil, öznenin kendi ideal-ben (Ideal-Ich: kişinin kendisi hakkında kurduğu büyüklenmeci, kusursuz imge) ya da ben-ideali (Ich-Ideal: üst-benin içselleştirdiği, ebeveyn otoritesinden devralınan "olması gereken" standardı) yapısıyla ilgilidir. Kişi bir "mükemmel ilişki" ideali üzerinden bu ilişkiyi sürdürmeye çalışıyorsa, orada çalışılması gereken şey ilişki değil, o mükemmeliyet talebinin nereden geldiğidir. Bu ideal genellikle öznenin kendi ebeveyn figürleriyle kurduğu ilişkide karşılayamadığı bir talebin yerini tutar; "bu ilişki mükemmel olmalı" cümlesinin altında çoğu zaman "ben mükemmel olmalıyım" ya da "annemin/babamın beklediği kişi olmalıyım" cümlesi gizlidir. Yani ilişkiyi "oldurma" çabası bile, ilişkiyle değil, öznenin kendi üst-beniyle (Über-Ich ) kurduğu ilişkiyle ilgilidir…üçüncü kişi olarak sahneye giren terapist de, farkında olmadan, bu üst-benin bir temsilcisi konumuna düşebilir.


Burada iş asıl karmaşıklaşıyor. Kadının nesne seçimi narsisistik mi, dayanaksal (anaklitik) mı? Erkeğin geçmişindeki temel kayıp ya da eksiklik neydi, kendi Ödipal konumlanışı hangi noktada sabitlendi? Bu sorular çift olarak değil, tek tek sorulması gereken sorulardır çünkü her biri kendi tarihinin, kendi bilinçdışı yapılanmasının bir ürünüdür ve karşı taraf bu tarihe sadece bir figür, bir yer tutucu olarak dahil olur. Kadının fantazmında erkek neyin yerini tutuyor, erkeğin fantazmında kadın hangi eksiği kapatıyor bunlar birbirinden bağımsız, birbirine indirgenemeyen iki ayrı sorudur.

Belki gerçekten "belki" böyle bir çalışma tamamen imkânsız değil, lakin koşulu şudur: her iki öznenin de kendi fantazmını ayrı ayrı, kendi analitik süreçlerinde ortaya sermesi ve bu iki sahneyi görebilecek bir üçüncü gözün bunları yan yana koyabilmesi. Bu da klasik "çift terapisi" seansında olan bir şey değil; iki ayrı analiz sürecinin, belki aynı zaman diliminde ilerleyen, birbirinden bağımsız iki öznenin işidir. Ortaya çıkan şey bir "ilişki terapisi" değil, iki paralel analizdir ve ancak bu iki paralel sürecin kesiştiği yerde, ilişkinin neden bu şekilde kurulduğuna dair bir şey görülebilir. Düzeltilebilir değil, görülebilir. Burada net olmak isterim: reddettiğim şey bir teknik ve bir kurum olarak çift terapisidir "ilişkiyi düzeltme" vaadiyle kurulan o pratik. Kendi klinik kanaatim ve bu kanaate göre kurduğum çalışma tercihimdir.

Peki "Çift Terapisi Bende İşe Yaradı" Diyenler?

Bunu görmezden gelmemek gerekir; çift terapisine gidip "ilişkimizi düzelttik" diyen, bunu gerçekten öyle deneyimleyen insanlar var. Lakin burada da bir mantığa bürüme bir rasyonalizasyon (rationalisation) sürecinin devrede olduğunu düşünüyorum. Rasyonalizasyon, benliğin kabul edemediği bir çatışmayı ya da hazzı, mantıklı ve kabul edilebilir bir açıklamanın ardına gizleyen bir savunma mekanizmasıdır. Bir çift, seanslara girip birinin diğerine söyleyemediği bir şeyi üçüncü bir tanık huzurunda söylemiş olabilir; bu, gerçek bir rahatlama yaratabilir. Ama yaşanan şey çoğu zaman "ilişkinin düzelmesi" değil, geçici bir gerilim boşalmasıdır, ya da otorite figürünün (terapistin) onayının getirdiği bir güvenlik hissidir idealizasyon da burada devreye girebilir: "uzman söyledi, demek ki doğruymuş" diyerek, kişi kendi iç çatışmasıyla yüzleşme ihtiyacını erteler. Bir süre sonra aynı sahne, aynı figürlerle ya da yeni figürlerle tekrar kurulur, çünkü o sahneyi kuran bilinçdışı yapı hiç işlenmemiştir. Kısacası: bazı seansların rahatlatıcı, hatta gerçekten faydalı bir etkisi olabilir, ama bu, "ilişki" adında bir nesnenin tamir edildiği anlamına gelmez; o rahatlamanın neden ve nasıl gerçekleştiğini analiz ettiğimizde, orada da yine bireysel bir savunma hareketiyle karşılaşırız.


Bunu söylemek, ilişkilerin önemsiz olduğu ya da çiftlerin acı çekmediği anlamına gelmiyor, lakin ilişkide yaşanan acının adresinin yanlış olduğunu söylüyorum. Adres "biz" değil, her bir öznenin kendisidir. Bir çift danışmaya geldiğinde, orada aslında iki ayrı analiz süreci bekliyordur. Birbirine kenetlenmiş, birbirini tetikleyen, ama sonuçta ayrı ayrı yürünmesi gereken iki yol. Çift terapisi bu ikiliği tek bir masaya oturtup "ortak bir çözüm" arayarak, aslında her iki öznenin de kendi fantazmıyla yüzleşmesini erteleyen bir savunma mekanizması hâline gelebiliyor.


Bu yüzden bugün arayan kadına söylediğim şey aslında basitti, ama söylemesi kolay değildi: sizi bir çift olarak görmeyeceğim, çünkü göreceğim şey zaten orada yok. Orada bir "biz" değil, birbirine kenetlenmiş iki fantazmatik sahne var ve benim yapabileceğim tek şey, o sahnelerden birinin sahibiyle, o kişinin kendi arzusunun, kendi tekrarının, kendi jouissance biçiminin izini sürmek. İlişkideki acı gerçek, lakin adresi yanlış yazılmış bir mektup gibi bu acı hep "öteki"ne gönderiliyor, oysa açılması gereken zarf kişinin kendisinde. Çift terapisi bu yanlış adresi düzeltmeden postayı dağıtmaya çalışan bir pratik; ben o postacılığı yapmayı reddediyorum. Önerim nettir: ilişkide neyin tekrar ettiğini görmek isteyen kişi, önce kendi bireysel analitik sürecine otursun, kendi fantazmını kat etsin. Ancak o zaman, karşısındaki kişinin kendi bilinçdışının bir figürü olmaktan çıkıp gerçekten görülebilir hale geldiği bir yer açılır belki o zaman ilişki üzerine değil, ilişkinin ne olduğu üzerine konuşulabilir.

Ben bu yüzden çift terapisi değil, bireysel analiz öneriyorum: düzeltmek için değil, görmek için...

 
 
 

Yorumlar


© 2025 by Klinik Psk. Yasemin Kurçenli Powered and secured by Wix

bottom of page